Klinik Uzmanlıklar

ADALET, HERKES İÇİN ADALET!

ADALET, HERKES İÇİN ADALET!

Bir toplumun gerçek gücü, güçlülerin ne kadar korunduğuyla değil, güçsüzlerin haklarının ne kadar korunduğuyla ölçülür.

Dr. Mustafa Öztürk

Hayatımız boyunca en çok dile getirdiğimiz kelimelerden biri adalet. Evimizde, iş yerimizde, okulda, sokakta, mahkeme salonlarında ve günlük sohbetlerimizde sık sık bu kavramdan söz ediyoruz. Haksızlığa uğradığımızda adalet istiyor, emeğimizin karşılığını alamadığımızda adaletten bahsediyor, bir yakınımızın mağdur olduğunu gördüğümüzde adaletin yerini bulmasını bekliyoruz. Peki, kendimize şu soruyu yeterince soruyor muyuz: Adaleti gerçekten herkes için mi istiyoruz?

Belki de üzerinde en çok düşünmemiz gereken soru budur.

Çünkü adalet, yalnızca başımıza bir haksızlık geldiğinde hatırlayacağımız bir kavram değildir. Adalet, insanın kendi çıkarına dokunduğunda da savunabilmesi gereken bir ilkedir. Bizim yakınımızın hatası görmezden gelinirken bir başkasının aynı hatası karşısında ağır bir tepki gösteriyorsak, burada adalet anlayışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Bir haksızlık bizim mahallemizden, çevremizden veya yakınlarımızdan birine yapıldığında sesimizi yükseltip başka birine yapıldığında susuyorsak, adaleti değil, tarafımızı savunuyor olabiliriz.

Oysa adaletin tarafı olmaz; adaletin tarafı hak ve hakikattir.

İslam’ın adalet anlayışı: Yakınımız da olsa haktan ayrılmamak

İslam dini, adaleti yalnızca bireysel bir erdem olarak değil, toplumsal hayatın temel ilkelerinden biri olarak ele alır. Kur’an-ı Kerim’in Nisa suresinin 58. ayetinde emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi emredilir. Nisa suresinin 135. ayetinde ise kişinin kendisinin, anne babasının veya yakınlarının aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutması gerektiği bildirilir.

Bu mesajların üzerinde durmak gerekir. Çünkü adalet, yalnızca başkalarına karşı dürüst olmak değildir; insanın kendi çıkarıyla hakikat karşı karşıya geldiğinde de doğru olanı seçebilmesidir.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in hayatında bu anlayışın son derece çarpıcı bir örneği vardır. Kureyş’in ileri gelenlerinden bir kadının hırsızlık yapması üzerine ceza uygulanmaması için aracı olunmak istenir. Hz. Muhammed, insanların toplumsal konumlarına göre farklı muamele görmesine karşı çıkar ve kendi kızı Fatıma’nın dahi böyle bir suç işlemesi hâlinde hukukun gereğinin uygulanacağını ifade eder. Bu rivayet, Sahih-i Buhari’de yer alır.

Burada verilmek istenen mesaj açıktır: İnsanların isimleri, aileleri, servetleri ve toplumsal konumları adaletin ölçüsünü değiştirmemelidir.

Bugün bu örneği yeniden düşünelim. Bir insanın ailesi, çevresi veya sahip olduğu imkânlar, karşılaştığı hukuki süreçte ona ayrıcalık kazandırmalı mıdır? Bir başkasının kimsesiz olması, kendisini savunacak imkânlardan yoksun bulunması, hakkını ararken yalnız kalması onun aleyhine bir duruma dönüşebilir mi?

Adaletin anlamı tam da bu soruların cevaplarında saklıdır.

Osmanlı’nın adalet mirası: Makamın üzerinde hukuk

Tarihimize baktığımızda, Osmanlı devlet ve yönetim düşüncesinde adaletin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Geleneksel devlet anlayışında adalet, yalnızca mahkemelerin işleyişiyle sınırlı görülmemiş; devletin devamlılığı, halkın huzuru ve yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkinin temel unsurlarından biri sayılmıştır. Bu anlayış, tarihî kaynaklarda daire-i adalet kavramıyla da ifade edilmiştir.

Osmanlı tarihine ilişkin anlatılarda, Fatih Sultan Mehmet ile bir mimar arasında geçtiği aktarılan bir mahkeme hikâyesi dikkat çeker. Rivayete göre, padişahla davası bulunan bir kişi mahkeme önüne çıktığında hükümdarın makamı ona ayrıcalık sağlamaz. Hikâyenin farklı anlatımları bulunmakla birlikte, kuşaklar boyunca aktarılan temel mesaj önemlidir: Hukuk karşısında makamın değil, hakkın esas alınması gerekir.

Elbette geçmişteki uygulamaları bütünüyle kusursuz göstermek doğru değildir. Her tarihî dönemin kendi şartları, eksiklikleri ve çelişkileri vardır. Ancak geçmişten bugüne taşımamız gereken değer, adalet idealidir.

Bugün bir yöneticinin, bir işverenin, bir kamu görevlisinin veya herhangi bir makam sahibinin karar verirken kendisine sorması gereken soru şudur: Benim karşımda duran insanın kim olduğu mu önemli, yoksa haklı olup olmadığı mı?

Adaletin gerçek sınavı, güçlüye karşı güçsüzün hakkını koruyabildiğimiz yerde başlar.

Kayırmacılık: Görünmeyen ama derin yaralar açan haksızlık

Adaletsizlik her zaman mahkeme salonlarında karşımıza çıkmaz. Bazen bir iş görüşmesinde, bazen bir sınavın değerlendirilmesinde, bazen de bir görevlendirme kararında kendini gösterir.

Yıllarca emek vermiş, eğitim almış, kendisini geliştirmiş bir insanın yalnızca yeterliliği değil, tanıdığı kişilerin olup olmadığı üzerinden değerlendirildiğini düşünelim. Bir başka insanın ise gerekli nitelikleri tartışılmadan, yalnızca güçlü bağlantıları sayesinde önünün açıldığını varsayalım.

Bu durum, yalnızca bir kişinin hakkının yenilmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda emeğin değerine, liyakate ve kurumlara duyulan güvene zarar verir.

Elbette her işe alım kararını veya her görevlendirmeyi dışarıdan bakarak adaletsiz ilan edemeyiz. Her olayın kendi şartları vardır. Ancak ölçütlerin açık olmadığı, kararların gerekçelerinin anlaşılmadığı ve benzer durumlarda farklı uygulamaların ortaya çıktığı yerlerde insanların zihninde haklı soru işaretleri oluşur.

İnsanlar yalnızca bir işe girmek istemez; emeklerinin görülmesini de ister. Yalnızca bir makama ulaşmayı arzulamaz; hak ettikleri takdirde o makama gelebileceklerine inanmak ister.

Bir toplumda gençler, başarıdan önce tanıdık aramaları gerektiğini düşünmeye başlıyorsa burada hepimizin üzerinde durması gereken bir mesele var demektir. Çünkü liyakatin yerini yakınlık, emeğin yerini ayrıcalık aldığında yalnızca bireyler değil, kurumlar ve toplum da kaybeder.

Adalet, hak edenin hakkını teslim etmekle güçlenir.

Mağdurun hakkı, güçlü olanın sorumluluğu

Son yıllarda kamuoyuna yansıyan bazı finansal mağduriyetler ve fon soruşturmaları, insanların birikimlerini koruma konusundaki kaygılarını da gündeme taşıdı. Özellikle yıllarca çalışarak para biriktiren, geleceğini güvence altına almak isteyen insanların yaşadığı mağduriyetler, adalet kavramını bir kez daha toplumun gündemine getirdi.

Burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız. Bir soruşturmanın varlığı, herhangi bir kişinin suçlu olduğunun kesinleştiği anlamına gelmez. Herkesin hukuki güvencelerden yararlanması, iddiaların delillerle değerlendirilmesi ve sorumluluğun hukuk çerçevesinde belirlenmesi gerekir.

Ancak mağduriyet iddiasıyla başvuran insanların da unutulmaması gerekir.

Bir ailenin yıllarca biriktirdiği para, bir emeklinin geleceği için ayırdığı tasarruf veya bir gencin eğitim hayali için biriktirdiği kaynak söz konusu olabilir. Bu birikimler kaybedildiğinde mesele yalnızca ekonomik bir kayıp olmaktan çıkar; güven duygusunu da derinden etkiler.

İnsanların beklentisi açıktır: İddialar titizlikle araştırılsın, sorumluluğu bulunanlar hukuk önünde hesap versin, mağdurların hakları korunsun ve benzer olayların yaşanmaması için gerekli önlemler alınsın.

Adalet, yalnızca sorumluların belirlenmesiyle değil, hak sahiplerinin haklarına kavuşabilmesiyle de anlam kazanır.

Üstelik adalet, suç isnadıyla karşılaşan kişinin de hakkını korumayı gerektirir. Çünkü gerçek adalet, bir mağdurun hakkını savunurken başka bir insanın hukukunu göz ardı etmez. Suçun şahsiliği, masumiyet karinesi ve herkesin kanun önünde eşitliği bu nedenle vazgeçilmezdir.

Adalet, yalnızca ceza vermek değildir

Toplumda adalet denildiğinde çoğu zaman aklımıza suç, ceza ve mahkemeler gelir. Oysa adaletin çok daha geniş bir alanı vardır.

Bir çocuğun eğitim imkânlarına eşit biçimde ulaşabilmesi, bir engelli bireyin kamusal hizmetlerden bağımsız ve onurlu şekilde yararlanabilmesi, bir çalışanın emeğinin karşılığını alabilmesi, bir hastanın ihtiyaç duyduğu hizmete erişebilmesi de adaletle ilgilidir.

Adalet, insanların yalnızca kâğıt üzerinde eşit haklara sahip olması değil, bu haklardan fiilen yararlanabilmesi için gerekli koşulların da gözetilmesidir.

Örneğin, görme engelli bir öğrencinin üniversiteye kayıt yaptırabildiği hâlde ders materyallerine erişememesi, eğitim hakkının kâğıt üzerinde var olmasıyla gerçek hayatta kullanılabilmesi arasındaki farkı gösterir. Aynı şekilde bir vatandaşın hakkını arayabileceği kurumlar bulunmasına rağmen bu süreçte bilgiye, desteğe veya gerekli imkânlara erişememesi de adaletin toplumsal boyutunu düşündürür.

Adalet, yalnızca yanlış yapanın karşılığını görmesi değil, doğru olanın yapılabilmesi için insanların önündeki engellerin de fark edilmesidir.

Bu nedenle adaleti yalnızca mahkemelere bırakmak mümkün değildir. Ailede, okulda, iş yerinde, kamu kurumlarında ve günlük ilişkilerimizde adil davranmak hepimizin sorumluluğudur.

Adaletin olmadığı yerde güven de zayıflar

Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan unsurlar yalnızca ekonomik imkânlar, teknolojik gelişmeler veya fiziksel yatırımlar değildir. İnsanların birbirlerine ve kurumlara duydukları güven de en az bunlar kadar önemlidir.

İnsanlar haklarının korunacağına inandıklarında çalışmaya, üretmeye, öğrenmeye ve geleceğe yatırım yapmaya daha istekli olurlar. Emeklerinin karşılığını alabileceklerini, haksızlığa uğradıklarında başvurabilecekleri yolların bulunduğunu ve kararların kişilere göre değişmeyeceğini düşündüklerinde kendilerini toplumun eşit bir parçası olarak hissederler.

Buna karşılık, kuralların bazıları için farklı uygulandığı düşüncesi yaygınlaşırsa güven duygusu zedelenebilir. İnsanlar hak aramak yerine susmayı, emek vermek yerine bağlantı kurmayı, ortak kurallara inanmak yerine kendi çevresine sığınmayı tercih edebilir.

Böyle bir ortamda kaybedilen yalnızca adalet duygusu değildir; toplumsal dayanışma da zarar görür.

Adaletin olmadığı yerde insanlar kendilerini güvende hissetmekte zorlanırlar. Güvenin zayıfladığı yerde ise birlikte yaşama iradesini korumak güçleşir.

Son söz: Önce vicdanımızda adalet

Belki de bugün hepimizin yapması gereken, adalet talebini yalnızca başkalarına yöneltmeden önce kendi davranışlarımızı gözden geçirmektir.

Bir yakınımız haksız olduğunda bunu kabul edebiliyor muyuz? Bize fayda sağlayan bir ayrıcalık, başka birinin hakkını zedeliyorsa bundan vazgeçebiliyor muyuz? Bir insanın düşüncesine, makamına, ekonomik gücüne veya çevresine bakmadan hakkını teslim edebiliyor muyuz?

Bu soruların cevapları, adalet anlayışımızın ne kadar güçlü olduğunu gösterir.

Adalet, yalnızca başkalarının uyması gereken bir kural değildir. Her birimizin hayatında uygulaması gereken bir sorumluluktur. Hukukun eşit uygulanması, liyakatin korunması, emeğe değer verilmesi, mağdurun hakkının gözetilmesi ve herkesin insan onuruna yaraşır muamele görmesi bu sorumluluğun parçalarıdır.

İster inançlarımızdan hareket edelim ister tarihimizden, ister evrensel hukuk ilkelerinden… Ulaştığımız ortak nokta değişmiyor: İnsanlar arasında ayrım yapılmadığında, hak ve sorumluluklar kişilere göre değişmediğinde, adalet daha güçlü bir toplumsal zemine kavuşur.

Unutmayalım; bugün bir başkasının hakkını savunmak zorunda kalabiliriz, yarın kendi hakkımızın korunmasına ihtiyaç duyabiliriz. Bu nedenle adalet, yalnızca bir başkasının başına geldiğinde hatırlayacağımız bir mesele değil, hepimizin geleceğini ilgilendiren ortak bir değerdir.

Adaleti yalnızca kendimiz için değil, herkes için istediğimiz gün gerçek anlamda adil bir toplum olma yolunda ilerleyeceğiz. Çünkü adalet, güçlülerin kendilerini güvende hissetmesinden önce, güçsüzlerin de haklarının korunacağına inanabilmesidir.

Ve belki de kendimize her gün sormamız gereken en önemli soru şudur:

Biz adaleti gerçekten istiyor muyuz, yoksa yalnızca bizim için adalet istendiğinde mi onu hatırlıyoruz?