DÜNYA SEYREDERKEN GAZZE YANIYOR
Dünya Seyrederken Gazze Yanıyor
Dr. Mustafa Öztürk
Bir çocuğun ölümünü hangi siyasi gerekçe açıklayabilir?
Bir annenin, evladının cansız bedenini enkazın altında aramasını hangi güvenlik politikası haklı gösterebilir?
Bir ailenin yıllarca yaşadığı evinin bir gecede yıkılmasını, ardından o ailenin bir çadırın içinde hayata tutunmaya çalışmasını hangi stratejik hesap insanlığın vicdanına anlatabilir?
Ve belki bugün sorulması gereken en ağır soru şudur: Dünya bütün bunları görürken neden hâlâ susuyor?
Gazze’de yaşananları artık yalnızca iki taraf arasındaki bir savaşın askerî sonuçları olarak değerlendirmek mümkün değildir. Karşımızda, yıllardır süren çatışmanın ötesine geçen; milyonlarca insanın yaşamını, güvenliğini, barınmasını, sağlığa ve gıdaya erişimini doğrudan etkileyen ağır bir insani kriz vardır. Bu krizin en ağır yükünü ise her savaşta olduğu gibi yine siviller taşımaktadır.
Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nin 18 Eylül 2026 tarihli insani durum raporu, Gazze’de insanların hâlâ savaşta zarar görmüş ve güvenli olmayan binalarda yaşamak zorunda kaldığını bildiriyor. Rapora göre 16 Eylül’de Gazze kentinde savaş nedeniyle hasar görmüş bir konutun çökmesi sonucunda 12’si çocuk 21 kişi hayatını kaybetti. Yaklaşan yağmur mevsimi öncesinde hasarlı yapıların onarılması ve sel riski taşıyan alanlardan insanların tahliye edilmesi için gerekli imkânların da son derece sınırlı olduğu belirtiliyor.
Bunlar bir raporun satırlarıdır. Fakat bunlar yalnızca rakam değildir.
Her rakamın arkasında bir insan vardır.
Bir baba vardır. Bir anne vardır. Bir çocuk vardır. Yarım kalmış bir hayat, yarım kalmış bir sofra, artık açılamayacak bir okul çantası, dönülemeyecek bir ev vardır.
İstatistikler acıyı ölçebilir; fakat acının kendisini anlatmaya yetmez.
Birleşmiş Milletler’in kapısından içeri giren soru
24 Eylül 2026’da İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşmak üzere kürsüye çıktığında onlarca delege salonu terk etti. Reuters’ın aktardığı bu görüntü, Gazze savaşı nedeniyle İsrail hükümetine yönelen uluslararası tepkinin artık diplomatik salonların sessizliğine de sığmadığını gösteriyordu.
Fakat insan ister istemez şu soruyu soruyor: Diplomatların salonu terk etmesi yeterli mi?
Kınamalar yeterli mi? Açıklamalar yeterli mi? Kararlar yeterli mi?
Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımından sonra kuruldu. Kuruluş felsefesinin merkezinde, gelecek nesilleri savaşın felaketinden koruma düşüncesi vardı. Devletler bir araya gelecek, anlaşmazlıkları hukuk ve diplomasi yoluyla çözmeye çalışacak, insanlığın bir daha benzer felaketlere sürüklenmemesi için ortak bir düzen kurulacaktı.
Bugün ise Gazze’ye bakan sıradan bir insanın zihninde çok temel bir soru beliriyor: Eğer bu sistem sivilleri koruyamıyorsa, uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar ne kadar etkilidir?
Bu soru kolaycı bir “Birleşmiş Milletler hiçbir şey yapmıyor” cümlesiyle geçiştirilemez. Çünkü Birleşmiş Milletler tek bir iradeden oluşmuyor. Genel Kurul karar alabiliyor, uluslararası kamuoyu oluşturabiliyor; ancak barış ve güvenlik konusunda bağlayıcı kararlar bakımından Güvenlik Konseyi belirleyici bir konumda. Güvenlik Konseyi’nde ise beş daimi üyenin veto yetkisi bulunuyor. Büyük güçlerin çıkarları birbirine çarptığında sistem tıkanabiliyor.
İşte uluslararası düzenin en büyük açmazlarından biri burada ortaya çıkıyor: Hukukun evrensel olması beklenirken, uygulamanın siyasi güç dengelerine bağlı kalması.
Bu nedenle Gazze yalnızca Ortadoğu’daki bir çatışmayı değil, aynı zamanda uluslararası sistemin inandırıcılığını da sınamaktadır.
Hukuk varsa, herkes için vardır
Bu meseleye yalnızca öfkeyle değil, hukukla da bakmak zorundayız. Çünkü öfke geçicidir; hukuk ise kalıcı bir ölçü olmak zorundadır.
Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı dava kapsamında Uluslararası Adalet Divanı, 26 Ocak 2024’te geçici tedbir kararı verdi. Mahkeme, Gazze’deki Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamında korunmaya ilişkin bazı haklarının “makul” ya da Divan’ın kullandığı ifadeyle “plausible” nitelikte olduğunu belirterek İsrail’in sözleşme kapsamındaki belirli fiillerin önlenmesi için gerekli tedbirleri almasına hükmetti. Daha sonraki aylarda da ek geçici tedbir kararları verildi.
Burada önemli bir hukukî ayrımı özellikle korumak gerekir: Uluslararası Adalet Divanı henüz davanın esasına ilişkin nihai kararını vererek “soykırım işlenmiştir” şeklinde bir hüküm kurmuş değildir. Geçici tedbir kararları, davanın sonunda verilecek nihai hükümle aynı şey değildir.
Fakat bu ayrım, alınan kararların önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Tam tersine, dünyanın en yüksek yargı organlarından birinin Gazze’deki Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki haklarının korunması için acil tedbirler öngörmesi, uluslararası toplum açısından son derece ciddi bir hukuki uyarıdır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi bakımından ise süreç farklıdır. UAD devletlerin uluslararası sorumluluğunu ele alırken, Uluslararası Ceza Mahkemesi bireylerin cezai sorumluluğunu inceler. UCM, 21 Kasım 2024’te Benjamin Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama emirleri çıkardı. Mahkeme, savaş yöntemi olarak aç bırakma, sivil nüfusa yönelik saldırı ile insanlığa karşı suçlar kapsamında cinayet, zulüm ve diğer insanlık dışı fiiller bakımından makul gerekçeler bulunduğunu açıkladı.
Bu iki süreç bize aynı temel ilkeyi hatırlatıyor: Hiçbir devlet, hiçbir hükümet ve hiçbir siyasi lider hukukun üzerinde olmamalıdır.
Hukuk yalnızca zayıflara uygulanıyorsa hukuk değildir. Güçlü olanın dostuna başka, düşmanına başka uygulanıyorsa adalet değildir. Uluslararası düzenin inandırıcılığı, tam da en zor anlarda aynı kuralları herkese uygulayabilme cesaretiyle ölçülür.
Güvenlik başka, sınırsız güç başka
İsrail’in güvenlik endişeleri vardır ve bunların bütünüyle yok sayılması doğru değildir. 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’de sivillere yönelik saldırıları ve rehin alma eylemleri açık biçimde kınanması gereken eylemlerdir. Sivillerin kasıtlı biçimde hedef alınması, hangi taraftan gelirse gelsin kabul edilemez.
Fakat tam da bu nedenle şu ilkeyi savunmak gerekir: Bir yanlış, başka bir yanlışı meşru hâle getirmez.
Bir sivili öldürmek, karşı tarafın sivilleri öldürmüş olması nedeniyle meşru olmaz. Bir çocuğun hayatı, hangi bayrağın altında doğduğuna göre değer kazanmaz ya da kaybetmez.
İsrailli çocuk da çocuktur. Filistinli çocuk da.
İsrailli annenin gözyaşı da gerçektir. Filistinli annenin gözyaşı da.
İnsan hayatının milliyeti yoktur.
Bu cümle belki siyasetin en zor zamanlarda en kolay unuttuğu hakikattir.
Devletlerin güvenlik hakkı vardır; fakat güvenlik kavramı sınırsız güç kullanma yetkisi anlamına gelmez. Uluslararası insancıl hukukun temel mantığı zaten burada başlar. Savaşın dahi kuralları vardır. Siviller ile savaşanlar arasında ayrım yapılması, saldırılarda orantılılık ilkesine uyulması ve insani yardımın önünün açılması gibi ilkeler, savaşın vahşetini sınırlandırmak için oluşturulmuştur.
Bir başka ifadeyle, “Savaş var” cümlesi hukukun sona erdiği anlamına gelmez. Tam tersine, savaş varsa hukuka daha fazla ihtiyaç vardır.
Çünkü savaşın ortasında hukuku kaldırdığınız anda geriye yalnızca güç kalır.
Ve gücün tek ölçü olduğu bir dünyada hiçbir toplum gerçekten güvende değildir.
Bir çocuğun gözüyle savaş
Siyasi tartışmalarda devletler, sınırlar, ordular, ittifaklar ve stratejiler konuşulur. Haritalar açılır, koridorlar çizilir, güvenlik doktrinleri anlatılır. Fakat savaşın gerçek yüzü çoğu zaman bu kelimelerin arkasında görünmez hâle gelir.
Bir çocuğun dünyasında ise savaş çok daha basit ve çok daha acımasızdır.
Savaş, gecenin bir yarısı duyulan patlama sesidir.
Savaş, okula gidememektir.
Savaş, evinin artık yerinde olmamasıdır.
Savaş, annesinin yüzündeki korkudur.
Savaş, babasının eve dönüp dönmeyeceğini bilmemektir.
Savaş, suyun ne zaman geleceğini, ekmeğin bulunup bulunmayacağını düşünmek zorunda kalmaktır.
Dünyanın herhangi bir yerindeki bir çocuk için olağan kabul edilemeyecek bu hayat, Gazze’de uzun süredir olağanlaştırılmaya çalışılıyor. Asıl tehlikelerden biri de budur. İnsan, aynı görüntüleri tekrar tekrar gördüğünde bir süre sonra acıya alışmaya başlayabilir. Haber bültenlerinde yıkılmış binalar, sedyeler, ağlayan aileler sıradan görüntülere dönüşebilir.
Oysa acının tekrar etmesi, onu normal hâle getirmez.
Bir çocuğun ölümü ilk haberde ne kadar ağırsa, bininci haberde de o kadar ağırdır.
Asıl tehlike yalnızca Gazze’de değil
Bugün Gazze’de yaşananların dünya açısından daha büyük bir anlamı var.
Eğer uluslararası hukuk güçlü devletler veya güçlü devletlerin desteklediği hükümetler karşısında etkisiz kalırsa, yarın başka bir coğrafyada başka bir devlet aynı boşluğun arkasına sığınabilir.
Eğer sivillerin öldürülmesi yalnızca diplomatik açıklamalarla karşılanırsa, dünyanın başka yerlerindeki siviller de benzer bir kaderle karşılaşabilir.
Eğer uluslararası mahkemelerin kararları uygulanmadığında bunun gerçek bir sonucu olmazsa, insanlar bir gün kaçınılmaz olarak şu soruyu soracaktır: Hukuk gerçekten var mı, yoksa yalnızca gücü yetmeyenler için mi var?
Uluslararası hukukun en büyük sermayesi ordusu değil, inandırıcılığıdır. İnsanlar ve devletler, kuralların herkese uygulanacağına inandıkları ölçüde o kurallara güven duyarlar. Çifte standart algısı büyüdüğünde ise hukukî kurumların meşruiyeti aşınır.
Bu nedenle Gazze meselesi yalnızca Filistin meselesi değildir.
Bu, uluslararası hukuk meselesidir.
Bu, vicdan meselesidir.
Bu, insan haklarının gerçekten evrensel olup olmadığı meselesidir.
Ve bu, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşların varlık sebebini yeniden sorgulama meselesidir.
Sessizliğin de bir siyaseti vardır
Dünya siyasetinde yalnızca yapılanlar değil, yapılmayanlar da sonuç doğurur. Bir saldırıya destek vermek nasıl siyasi bir tercihse, ağır bir insani kriz karşısında etkili adım atmamak da fiilî sonuçları olan bir tercihtir.
Elbette devletlerin dış politikaları yalnızca ahlaki ilkelerle yürümüyor. Güvenlik kaygıları, ekonomik çıkarlar, ittifak ilişkileri, enerji politikaları ve iç siyaset hesapları devlet davranışlarını şekillendiriyor. Fakat tam da bu nedenle uluslararası hukuk ve kurumlar vardır: Güç siyasetinin sınırlandırılması için.
Eğer her devlet yalnızca kendi çıkarına göre hareket edecekse, uluslararası sözleşmelerin, mahkemelerin ve insan hakları belgelerinin anlamı ne olacaktır?
Birleşmiş Milletler salonunda yapılan uzun konuşmaların, yayımlanan bildirilerin ve diplomatik kınamaların sahadaki bir çocuğun hayatına dokunmadığı noktada, uluslararası toplumun kendisine daha zor sorular sorması gerekir.
Siyaset bazen çözüm üretmekten çok zaman kazanmayı tercih eder. Oysa savaş bölgesindeki bir sivil için zaman soyut bir kavram değildir. Beklenen her gün, yeni bir kayıp ihtimalidir. Geciken her yardım, yeni bir hastalık veya açlık riskidir. Ertelenen her siyasi çözüm, başka bir neslin daha travmayla büyümesi demektir.
Dünya daha neyi bekliyor?
Gazze’de insanlar hâlâ yıkılmış binaların gölgesinde yaşamaya çalışıyor. Çocuklar hâlâ korkuyla büyüyor. Aileler kaybettiklerinin yasını tutuyor. Barınma hâlâ büyük bir sorun. Sağlık sistemi ağır bir yük altında. Hasarlı yapıların arasında yaşamaya devam edenler var. Yağış mevsimi yaklaşırken güvenli barınma ihtiyacı daha da acil hâle geliyor.
Ve dünya hâlâ toplantılar yapıyor.
Kararlar alıyor.
Açıklamalar yayımlıyor.
Kınıyor.
Sonra başka bir gündeme geçiyor.
Oysa insanlık tarihinin bize öğrettiği bir gerçek var: Bir toplumun acısı dünya gündeminden düştüğü anda sona ermez. Sadece görünmez hâle gelir.
Gazze’nin bugün ihtiyacı olan şey daha fazla siyasi nutuk değil; sivillerin hayatını koruyacak somut ve etkili adımlardır.
İnsani yardımın güvenli, sürekli ve yeterli biçimde ulaştırılmasıdır.
Sivillerin korunmasıdır.
Uluslararası insancıl hukukun bütün taraflarca uygulanmasıdır.
Rehinelerin serbest bırakılmasıdır.
Sorumluların, kim olursa olsun, bağımsız ve adil hukuk süreçleriyle hesap vermesidir.
Ve nihayetinde İsraillilerin de Filistinlilerin de güvenlik, özgürlük ve onur içinde yaşayabilecekleri kalıcı bir siyasi çözümün kurulmasıdır.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.
Barış, bir annenin çocuğunu gece yatağına yatırdığında sabah onu yeniden görebileceğine inanmasıdır.
Barış, bir çocuğun gökyüzüne baktığında uçak değil, bulut görmesidir.
Barış, insanların evlerinin başlarına yıkılmayacağına inanmasıdır.
Barış, bir çocuğun geleceğini savaşın değil okulun belirlemesidir.
Ve barış, dünyanın güçlü olanın değil, hukukun ve insan hayatının yanında durabildiğine dair inancını yeniden kazanmasıdır.
“Bir daha asla” kimin için?
İnsanlık yirminci yüzyılda korkunç savaşlar, katliamlar ve soykırımlar yaşadı. Sonra “Bir daha asla” dedi. Bu söz yalnızca belli toplumlar için söylenmiş olamaz. “Bir daha asla”nın ahlaki değeri, kimliğine bakılmaksızın her insan için geçerli olduğunda ortaya çıkar.
İnsan haklarının evrenselliği de tam olarak budur.
Bir çocuğun acısını önce kimliğine bakarak tartmaya başladığımız anda evrensel ahlak fikrini kaybederiz.
Bu nedenle Gazze hakkında konuşmak, herhangi bir halka karşı nefret üretmek anlamına gelmemelidir. İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek ile Yahudilere yönelik düşmanlık aynı şey değildir. Aynı şekilde Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını kınamak da Filistin halkının haklarını yok saymayı gerektirmez.
Ahlaki tutarlılık, iki gerçeği aynı anda söyleyebilmektir: Sivillere yönelik saldırılar kimden gelirse gelsin yanlıştır; sivillerin topluca cezalandırılmasına yol açan uygulamalar da kabul edilemez.
Bu tutarlılığa bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Çünkü öfke toplumları birbirinden uzaklaştırabilir; hukuk ve vicdan ise ortak bir zemin kurabilir.
Tarih neyi kaydedecek?
Bugün Gazze’ye bakarken kendimize sormamız gereken soru belki de artık şudur:
Daha kaç çocuğun ölümünü bekleyeceğiz?
Daha kaç evin yıkılması gerekecek?
Daha kaç insanın yerinden edilmesi gerekecek?
Daha kaç annenin feryadını duymamız gerekecek?
Ve daha kaç kez “Bir daha asla” diyeceğiz?
Tarih yalnızca bombaları, savaşları, liderlerin konuşmalarını ve diplomatik kararları kaydetmez. Tarih, insanların acı karşısında ne yaptığını da kaydeder.
Bugün uluslararası toplumun önündeki sınav, yalnızca Gazze’de ateşin nasıl durdurulacağı değildir. Asıl sınav, insan hayatının siyasi hesaplardan daha değerli olduğunu gösterip gösteremeyeceğimizdir.
Gazze’de yaşananlar yalnızca Filistinlilerin değil, bütün insanlığın sınavıdır.
Ve belki yıllar sonra çocuklarımız bize tek bir soru soracaktır:
“Siz bütün bunları gördüğünüz hâlde ne yaptınız?”
İşte asıl cevaplamamız gereken soru budur.
Kaynak notu: BM OCHA, 18 Eylül 2026 tarihli Gazze İnsani Durum Raporu; Reuters, 24 Eylül 2026 tarihli BM Genel Kurulu haberi; Uluslararası Adalet Divanı’nın 26 Ocak 2024 tarihli geçici tedbir kararı ve devam eden dava kayıtları; Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin 21 Kasım 2024 tarihli Netanyahu ve Gallant tutuklama emri kayıtları.
Yüklenen dosyayı görüntülemek için tıklayınız.